[Aylardır uyku nedir bilmez bu gözler oğul,
Bir günlükmüş , meğer söylenen sözler,
Bir günlükmüş, ardından toplanan kalabalık,
Bir namazlıkmış meğer saltanatın…
Şükür ki şehitsin, şükür ki cennettesin…
Tesellim bu oğul, bulutların üstündesin…
Aylardır konuşmaz olmuş, susmuş bu dil oğul,
Nice ana kuzusu şehit oldu, senden sonra,
Nice yürekler yandı, nice ocaklar,
Yine yanan yalnız biz olduk oğul,
Bizse unutulduk…
Şükür ki şehitsin, şükür ki cennettesin…
Tesellim bu oğul, bulutların üstündesin…
ARKADASLAR GELIN BIZDE SEHITLERIMIZIN İCİN HER GUN BURDA BIR SEYLER YAZALIM ONLAR BIZIM SEHITLERIMIZ
Hrant Dink öldürüldüğünde yayın akışını kesen ancak 13 şehİdimizden sonra DANSÖZ oynatan kanallara; hrant dink öldürüldüğünde ''hepimiz hrantız; hepimiz ermeniyiz'' diyerek sokağa cıkıp 13 şehidimizde evde oturan; umursamayan insanlara ve hranta 13 şehitten daha fazla üzülen bütün insanları kınıyorum
Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.
Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.
İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:
Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...
Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.
Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
İşte onun çobanından 10 paraya aldım.
Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.
Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor?
Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi."
Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.
Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.
Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu.
Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.
Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.
Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim :
-Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.
"Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!"
Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?
Kadir'e mektup yazdım.
Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin.
Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir.
Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.
Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.
ELIME BIR YAZI GEÇT İŞİMDİ SİZLERLE DE PAYLAŞMAK İSTIYORUM HEMEN
Atatürk’e saygı ve Japonya örneği!
Geçen hafta, Güneydoğu’dan üst üste gelen şehit cenazeleri nedeniyle çok önemli bir haberi görmezden gelmek zorunda kaldık...
Haber özetle şöyleydi:
“Japonya’nın Niigata kentinde meydana gelen depremde Atatürk heykeli yan yattı. Deprem ve kurtarma çalışmalarının paniğiyle heykel yatık vaziyette unutuldu. Japon gazetecileri bu yüzden Japon hükümetinin tutumunu eleştirirken, Japon gazetelerinde yer alan fotoğraflı ‘Atatürk heykeli unutuldu’ haberlerinde halkın da ‘Bu, Atatürk’e saygısızlık’ tepkisine yer verildi.
Japonya’nın Ankara Büyükelçiliği de olaya ilişkin bir açıklama yaptı:
‘Niiagata Chuetsu depreminde, Atatürk heykeliyle kaidesini bağlayan civatalar hasar gördü. Heykelin o halde bırakılması durumunda düşüp kırılabileceği endişesiyle kaidesinden kaldırılarak yan yatırıldı. Atatürk Japonya’da çok sevilen, saygı duyulan bir liderdir ve kendisine ‘en ufak’ hakaret söz konusu olamaz.”
***
Olur ya; deprem hali bu...
Ama Japon basını bunu bile mesele yapıp, hükümetinden hesap soruyor.
Şimdi bizden bazı örnekler vereyim:
22 Şubat 2005: Elindeki baltayla Kadıköy İskele Meydanı’ndaki Atatürk heykelinin sol bacağını kırmaya çalışan bir kişi yakalandı.
7 Ağustos 2005: İstanbul Aksaray’da bulunan ve Ulu Önder Atatürk’ün talimatıyla 1930 yılında yapılan Katip Çelebi İlköğretim Okulu’nun bahçesindeki Atatürk büstü PKK’lı bölücülerin hedefi oldu! Tam 5 yıldır hava karardıktan sonra gelen saldırganlar Atatürk büstüne, “Sen kurdun biz yıkacağız” yazıp, kaçıyor.
30 Eylül 2005: Kayseri’deki 4 ilköğretim okulundaki Türk bayrakları ile Atatürk büstlerine saldırıldı. Üzerleri boyanan büstlere terör örgütü lehine sloganlar yazıldı.
16 Mayıs 2006: Üç kişi, Aksaray’daki Cumhuriyet İlköğretim Okulu’nun bahçesindeki Atatürk büstüne yemek artıkları döktükleri için gözaltına alındı.
14 Eylül 2006: Edirne’nin Havsa ilçesindeki Şehit Öğretmen Mehmet Birol Lisesi’ndeki Atatürk büstüne boya kimliği belirsiz kişiler tarafından boyayla sakal bıyık yapıldı.
8 Nisan 2007: İzmir’deki Kaynak Parkı’n bulunan Atatürk heykeli, balyozlu saldırıya uğradı.
16 Eylül 2007: Adana’daki Emine Sapmaz İlköğretim Okulu’ndaki Atatürk Büstü boyalı ve küfürlü saldırıya uğradı.
***
Sanırım bu kadar örnek yeter...
Ama siz daha fazlasını merak ediyorsanız, “google”a girip, “Atatürk büstüne saldırı” yazın... Sadece interneti yaygın olarak kullanmaya başladığımız son 12 yılda tam 1.030 değişik saldırı örneği olduğunu göreceksiniz...
Şimdi sormak gerekiyor:
Atatürk, bir depremde, heykeli yan yattı diye birbirine giren Japonya’nın mı önderi; yoksa cumhuriyetin kuruluşundan bu yana heykellerinin kırıldığı, büstlerinin tahrip edildiği Türkiye’nin mi?
Japon dostlarımız üzülmesinler:
Onlar Mustafa Kemal Atatürk’ün değerini bizden çok daha iyi biliyorlar.
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
Her cerihamdan, ilâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerret gibi yerden naşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl
Mehmet Akif ERSOY
bunun üzerine dicek bir şey bulan varsa bana haber versın ....