Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Yoganın Metabolik Sendrom üzerindeki Etkileri
Yazar Mesaj
fantastic Çevrimdışı
Site yöneticisi
*******

Mesajlar: 1,333
Katılım: Jul 2006
Karma Puanı: 17
Mesaj: #1
Yoganın Metabolik Sendrom üzerindeki Etkileri
Metabolik sendrom, erkenden teşhis edilse bile bu dönemde tedavi edilmezse başta diyabet olmak üzere, belli tip kanserlere kadar hayati önem taşıyan hastalıklara neden olmaktadır.

Erken dönemde kilo verme, spor ve düzenli beslenmeyle tedavi edilebilen bu rahatsızlığa karşı yoganın, bir yaşam tarzı olarak etkili bir tedavi seçeneği olup olmadığı, bu çalışmada araştırılmıştır. Yaygın, uluslararası bilimsel kaynaklar ışığında yoganın metabolik sendromun tedavisinde, kayda değer bir yöntem olabileceği ortaya çıkmaktadır. Öte yandan bunun daha fazla kesinlikle ifade edilmesi için, Hindistan dışında, batı dünyasında yapılmış, detaylı çok daha fazla araştırmaya da ihtiyaç olduğu görülmektedir.




GİRİŞ



Amaç: Bu çalışmanın amacı, tıpta metabolik sendrom olarak bilinen ve diyabet ile kalp-damar hastalıklarının öncülü olan günümüzün hastalığı üzerinde yoganın etkilerini araştırmaktır. Bu araştırma sonucunda, çok kapsamlı ve binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan yoga öğretisinden, sadece metabolik sendromu hedefleyen bir iyileştirme yöntemine ulaşılıp ulaşılamayacağı değerlendirilecektir. Bu yöntemin araştırılacağı konular; duruşlar (asana), nefes teknikleri (pranayama) ve meditasyon ile derin gevşeme olacaktır. Yoganın bu üç kolunun yardımıyla bedensel, zihinsel ve ruhsal denge ve bütünlük sağlanarak, sağlıklı olma hali araştırılacaktır.


Başta diyabet ve kalp-damar hastalıkları olmak üzere, metabolizmanın çalışmasındaki anormallikler yüzünden kanser dahil pek çok hastalıkla da bağlantılı olabilen metabolik sendromu, henüz bedene geri dönüşü olmayan zararlar vermeden önce yoga ile kontrol altına almak mümkün olacaksa, bunun aynı zamanda kamu sağlığı açısından da önem taşıyacağı düşünülmektedir.


Türkiye’de yapılan istatistiklere göre, diyabet hastalığının oranı en son verilerle yüzde 9 seviyesindedir . Oysa normal bir insanda herhangi bir nedenle şeker yüklemesi testi yapıldığı zaman bu oran yüzde 15 seviyelerine çıkabiliyor. Bu da nüfusun önemli bir kısmının diyabet hastası olduğunun farkına varmadan yaşadığını gösteriyor. Sinsi olarak ilerleyen diyabet, yıllar içinde yavaş ilerleyerek zarar vermeye başlar ve geldiği son aşamada ise geri dönüşü olmayan çok maliyetli hatta ölümcül sağlık sorunlarına neden olur. Bu nedenle öncüllerinin belirlenmesi ve bu aşamada tedavisi önem taşıyor.


Türkiye’de henüz çok yaygın olmamakla beraber yoganın, artık tıp alanında da faydaları kabul edilmektedir. Doktorların bazı durumlarda hastalarına düzenli egzersiz gibi önerdiği bir yöntemdir. Bu gelişmeler yoganın daha geniş topluluklar tarafından tanınması için olumlu adımlardır. Bu konuda bilinen örneklerden biri ise diyabetle mücadelede önemli bir kurum olan Türk Diyabet Cemiyeti’nin (TDC), normal ilaç ve diyet tedavisinin yanı sıra hastalarına egzersiz ve yogayı önemle tavsiye etmesidir.


Yaptığım çalışmanın nihai hedefi ise devamı niteliğindeki bir araştırmayla, uluslararası bazda pek çok tıbbı makale ve araştırmaya konu olan, yoganın metabolik sendrom ya da diyabetli hastalar üzerindeki etkilerini Türkiye için yapılacak bir uygulamayla göstermektir.

Kapsam ve Yöntem: Bu çalışmanın dayanağında yoganın, hastalıklar üzerindeki olumlu etkilerini inceleyen bilimsel çalışmalar, tezler ve makaleler dikkate alınmıştır. Doğal olarak, araştırmanın konusuyla doğrudan ilgili olanlar, yoganın metabolik sendrom üzerindeki etkilerini inceleyen temel kaynaklardır.


Uluslararası bilimsel literatürde yoganın metabolik sendrom üzerindeki etkilerini araştıran çalışmaların yanı sıra, bununla bağlantılı, obezite, diyabet, yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları vb. ile ilgili olanlar da çalışma kapsamındadır.
Tüm bu incelemelerin amacı, asanalar, nefes teknikleri ve meditasyon yoluyla bütüncül bir model oluşturarak, bu modelin metabolik sendromlu şahıslarda güvenli şekilde uygulanmasını sağlamaktır. Yoga öğretisinde, tedavi amaçlı, daha ileri ve detaylı uygulamalar da ( kriya, bandha, ayurveda) olmakla birlikte, bu çalışmanın kapsamında yer almamaktadır.
Yerli ve yabancı tezler, makaleler araştırılırken, metabolik sendrom çıkışlı rahatsızlıklar ve yoga ilişkisini inceleyen geniş, detaylı ve güvenilir çalışmalar yapıldığı görülmüştür. Bu çerçevede konuyla ilgili kitaplar, dergilerin yayımları, internet üzerinden izin verilen makaleler ve tezler araştırmama dayanak oluşturmaktadır.


Yoga eğitimim sırasında farklı eğitmenlerin, yoga öğretisi çerçevesinde, kişisel uygulama ve tecrübelerine dayanan bilgilerinden öğrendiklerim de bu çalışmayı hazırlamamda önemli rehberler olmuştur.


Bu çalışmanın ilk bölümünde, metabolik sendrom ve buna bağlı olarak abdominal obezite, insulin direnci ve kortizol hormonu ile stres ve obezite arasındaki ilişkiler anlatılmıştır. İkinci bölümde yoganın kısa tarihçesi, felsefesi ve günümüzdeki uygulamalarından bahsedilmiştir. Metabolik sendrom ve yoga arasındaki ilişkinin ve bilimsel çalışmaların yer aldığı üçüncü bölümde, özellikle hangi asanalar, nefes egzersizleri ve derin gevşeme şekillerinin bu rahatsızlık üzerinde etkili olabileceği araştırılmıştır. Son bölümde ise bu yola çıkarken hedeflenenlerle araştırmadan elde edilen sonuçların karşılaştırılması ve genel değerlendirilme yer almaktadır.

METABOLİK SENDROM


Diyabet, kalp-damar hastalıkları ve buna bağlı olarak, felç, ani ölüm risklerinin ve bazı tür kanserlerin habercisi olan metabolik sendromun isim babası ABD’den Dr. G.M. Reaven olarak bilinir. Reaven, 1980 yıllarının başında söz konusu hastalıkların öncülü olarak “X sendromu” diye bahsettiği tanımlamaya ilk kez 1988 yılındaki makalesiyle bu ismi verdi. Ancak araştırmalardan konunun, bundan 80 yıl daha eskiye gittiği ve farklı tıp adamlarının, üst bedendeki şişmanlığın (abdominal obezite) metabolik bozukluklara yol açabildiğini bildikleri anlaşılıyor. Ayrıca, Dresden Tıp Akademisi Dekanı Hermann Haller 1975 yılında metabolik sendrom terimini zaten makalelerinde kullanmıştı. Haller, hipertansiyon, obezite, kandaki aşırı yağlanma, glikoz metabolizmasındaki bozukluk olarak öngördüğü metabolik sendromun, kalp-damar hastalığı riskini artırma olasılığının yüksekliğinden bahsetmişti. Metabolik sendromun bedende sözkonusu hastalıklara nasıl ve hangi yollarla neden olduğu ise gayet detaylı tıbbı, biyokimyasal açıklamaları içerdiğinden bu çalışmanın kapsamı dışında bir uzmanlık gerektirmektedir. Ancak meraklıları için çok geniş ve ulaşılabilir tıbbı kaynaklar mevcuttur.


Metabolik sendromun tespitinde, kullanılan kriterlerin uzun yıllardır ırk, cinsiyet ve yaşam tarzlarına göre farklılıklar göstermesi nedeniyle değişen tanımlamalar oldu. Tüm bu araştırmaların sonucunda ise, metabolik sendrom teşhisinde, bel-karın çevresi yağlanmasının (abdominal obezite) birinci neden ve şart olduğu üzerinde uzlaşmaya varıldı.


Genel olarak da Uluslararası Diyabet Federasyonunun (IDF, http://www.idf.org ) en son yaptığı tanım konusunda görüş birliği de oluşmuştur. Bu tanımlamaya göre; metabolik sendrom teşhisi koymak için abdominal obezitenin yanı sıra; aşağıda sıralanan kriterlerden en az ikisinin daha bulunması gerekiyor.

1) 150 mg/dL’den yüksek trigliserid,

2) Erkeklerde 40 mg/dL’den, kadınlarda 50 mg/dL’den düşük HDL-K (iyi kolestrol),

3) Yüksek tansiyon, (130/85 mmHg seviyesinden yüksek),

4) Şeker metabolizmasının bozulması (Bozulmuş açlık şekeri, glikoz tolerans bozukluğu, insulin direnci).

Abdominal Obezite :Abdominal obezitenin ölçümünde iki önemli kriter kullanılmaktadır. Biri bel-basen çevresi ölçümleri diğeri ise beden-kütle endeksi (BKE) olarak bilinmektedir.


Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından belirlenen standartlara göre erkeklerde abdominal obezite tanımı için bel çevresinin 102 cm, kadınlarda 88 cm ve üzerinde olması gerekiyor. Bu ölçümler çeşitli ülke ve ırksal özelliklere göre erkekler için 94 cm, kadınlar için 80 cm seviyesine çekilebiliyor ki bu durumda abdominal obezite oranı daha da yükselmiş olur.


Metabolik Sendrom Derneği (http://www.metsend.org) ise Türkiye için abdominal obezite kriterlerinin WHO değerlerinden daha düşük olması gerektiğini vurguluyor. Prof. Dr. Aytekin Oğuz, dernek başkanı olarak Dernek’in sitesinde yayınlanan bir makalesinde alınması gereken ölçümleri “Ülkemizde abdominal obezite için erkeklerde 94cm kadınlarda 84 cm.bel çevresi sınırları olarak alınması daha uygundur,” olarak ifade etmiş.
Diğer önemli kriter olan BKE ölçümlerinde ise Türkiye’nin Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre giderek şişmanlayan hatta obezleşen bir toplum olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.


BKE, vücut ağırlığının boy uzunluğunun karesine bölünmesiyle elde edilen bir endekstir. WHO’nun belirlediği BKE ölçütlerine göre endeks 18.5 ve altında olursa zayıf, 18.5-24.99 aralığındaysa normal, 25-29.99 aralığındaysa aşırı kilolu, 30 ve üzerindeyse obez olarak değerlendiriliyor.
Dünya Sağlık Örgütü’nün en son istatistiki verilerine göre Türkiye’de kadınlar aşırı kilolu kategorisinde yüzde 34 ile Meksika ve Almanya’dan sonra üçüncü sırada yer almaktadır. Erkekler de yine aynı kategoride daha yüksek bir oran olan yüzde 46 ile bu defa Almanya ve Malta’dan sonra üçüncü gelmektedir.


Yine WHO istatistiklerine göre yetişkinlerde Türkiye nüfusunun yüzde 40.3’ü aşırı kilolu. Bu sıralamada ise Lübnan birinci sırada yer alırken, Türkiye, Malta, Hırvatistan, Almanya’dan sonra beşinci sırada geliyor.
Türkiye yetişkin nüfusunun yüzde 16.1’i obez kategorisinde, bu oranla, dünya sıralamasında ise 40. sırada yer alıyor.


Üretilmiş Hastalıklar: Gelişen teknolojinin sağladığı konforla artık çoğunlukla şehirlerde ve daha hareketsiz bir yaşam sürüyoruz. Daha yağlı ve işlenmiş gıdalar tüketip, başedilemeyen stres kaynakları gibi etkenlerden dolayı tamamen yaşam tarzlarımızdan kaynaklanan yeni, hatta üretilmiş sağlık sorunlarıyla karşı karşıyayız.


Son yıllarda obezite, artık savaşılması gereken bir salgın olarak değerlendiriliyor. Özellikle ABD’de bu konuda ciddi çalışmalar ve obeziteyi önleyici programlar gündemde. Bu önlemler çerçevesinde New York Eyaleti’nin yaptığı bir çalışma ve değerlendirmede, pek çok salgının ilaç ya da aşılarla yokedilebildiği ancak büyüyen bir salgın olan obezite için hayat tarzlarında değişiklik yapılması gerektiği belirtiliyor.
Bunun için de sağlıklı gıdaların ucuza alınabilmesi ve insanların çalıştıkları, yemek yedikleri, yaşadıkları her yerde fiziksel aktivite fırsatlarının sağlanması gereği vurgulanıyor.


ABD’de obezite, resmi verilere göre, önlenebilir ancak ikinci en önemli ölüm nedenini oluşturuyor. Bu salgınla başedilememesi halinde ise ABD tarihinde ilk kez çocukların ebeveynlerinden daha kısa ömürlü olabileceklerine dikkat çekiliyor.


Bütün bunların yanı sıra, ABD’de bu işin maddi boyutuyla ilgili de önemli istatistikler bulunuyor. New York Eyalet istatistiklerine göre, yetişkinler arasında obezite ve aşırı kilolu olma hali 1997-2008 yılları arasında yüzde 42’den yüzde 60’a yükseldi. En son verilerle New York’ta yaşayan çocukların üçte biri obez. Sağlık harcamaları ise her yıl sadece obeziteden kaynaklanan hastalıkların tedavisi için New York’ta 7.6 milyar dolar, ABD’nin tamamında 150 milyar dolara malolur.


Türkiye’de yükselen obezite riskine rağmen TÜİK kayıtlarında henüz böyle bir istatistik bulunmuyor.
Medeniyetimizin ulaştığı seviyede ise gelir ve gıda dağılımı hala dengesiz. Bir taraftan açlık ve altyapı sorunları mevcudiyetini korurken obezitenin son yıllarda bir salgın gibi yayılması da ilginç bir paradoks oluşturmaktadır.


İnsulin Direnci:Metabolik sendrom rahatsızlığına, insulin direnci de eşlik ettiği zaman, diyabet ve kalp-damar hastalıklarının oluşması için gayet uygun bir ortam sinsice sağlanmış oluyor. Çünkü özellikle insulin direnci hiç bir rahatsızlık belirtisi göstermeden, uzun yıllar varlığını koruyabiliyor.
Gıdalarla alınan şekerin parçalanarak hücreler tarafından kullanılabilir hale gelmesi için pankreas insulin hormonu salgılar. İnsulin direnci olması halinde, pankreas tarafından salgılanan bu hormon hücreler tarafından iyi bir şekilde kullanılamaz. Bu durumda kandaki şeker seviyesi yükselir. Kanda yükselen şeker, insulin tarafından yağ olarak depolanmaya başlar. Metabolizması bozulmuş olan kişi, bir taraftan yağlanıp kilo alırken kandaki şekeri kullanamadığından daha sık ve fazla yemeğe başlar. Şişmanlık artarken şeker ve tansiyon yükselmeleri de belirginleşir.


İnsulin direnci bulunan birisinin kanında, hem şeker, hem trigliserid hem de insuline rastlanır. Bu durumda beden, ihtiyacı olan şekeri kullanabilmek için daha fazla insulin talep eder, pankreas bu talebi karşılamak için aşırı çalışır.


Ancak artık fazla çalıştığı halde talebi karşılayamayınca iflas eder ve kanda şeker daha da yükselerek diyabet hastalığının ortaya çıkmasına neden olur. Diyabet hastalığı, damar ve sinir sisteminin yapısını bozarak ileri aşamalarda bütün vücudu tehdit eden, böbrek, göz, kalp-damar hastalıklarına neden olur.


İnsulin direnci ve diyabete zemin hazırlayan genlerin varlığı bilinmekle birlikte, asıl etkenin aşırı kilo ve hareketsiz bir yaşam olduğu vurgulanmaktadır. Bu nedenle de yaşam tarzında yapılacak değişikliklerle insulin direnci ve metabolik sendrom, diyabet aşamasına gelinmeden düzeltilebilecek rahatsızlıklardır.


Kortizol,Stres,Obezite Bağlantısı: Kortizol, beyinden gelen ACTH uyarısı yoluyla böbreküstü bezinde üretilen, metabolizmayı ve bağışıklık sistemi tepkilerini düzenleyen bir hormondur. Kortizol salgılanması; merkezi sinir sistemiyle alınan dış uyarıların (heyecan, ağrı, enfeksiyon, kanama, egzersiz, hipoglisemi, uyku, soğuk, enfeksiyonlar gibi) hipotalamusa iletilimiyle başlar. Bu etkiyle hipotalamik hormonlar üretilerek ilk hedef olan ön hipofiz uyarılır. Ön hipofizin salgıladığı hormonlardan ACTH yoluyla ikinci hedef olan böbreküstü bezleri (adrenal korteks) stimule edilir. Böbreküstü bezleri de bu uyarılarla kortizol, kortikosteron, aldesteron isimli belli başlı hormonlar aracılığıyla pek çok doku üzerinde etkili olurlar.
Kortizolün temel görevi, vücutta protein ve yağların yıkımını artırmak, glikozun kullanımını önlemektir. Normal seviyelerde salgılandığında metabolizmanın düzenli çalışması için gerekli bir hormondur.


Kortizolün günlük düzenli bir çalışma temposu vardır. Sabahları saat 7-8 arası en yüksek seviyesindedir ve gece 10-12 arası düşer.
Bu çalışma düzeni de aslında, bir şekilde stres hormonu olarak da bilinen kortizolün amacını açıklar. Bedenin ruhsal ya da bedensel bir stresle karşılaşması halinde, “savaş ya da kaç” fonksiyonunu yerine getirmesi gerekir. Bu durumda kortizol salgısı artarak, yağ ve proteinleri, epinefrin gibi diğer böbreküstü hormonlarının da yardımıyla enerji döngüsüne sokar ve hücrelere hızlı bir şekilde enerji sağlar.


Bedenin stresli bir durumla mücadelesinde hayati olan bu hormon, strese bağlı olarak kronik şekilde yüksek kalması halinde ise bedene hasar verir. Sürekli yüksek kortizol seviyesi, kas dokusunun yıkımı, bağışıklık sisteminin baskılanmasıyla hastalıklara davetiye çıkartır. Kortizol salgılanmasının strese bağlı olarak bozulmasıyla ilgili yapılan bir araştırmada, bunun iç organlarda yağlanmaya ve buna bağlı olarak da hastalıklara neden olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Kronik stres altında bozulmuş bir kortizol düzeni ise abdominal yağlanmadan dolayı metabolik sendromun temel etkenine ortam sağlayabilmektedir.


Öte yandan, metabolik sendromun tedavisi için önerilen egzersizin, ağır ve uzun süreli olması halinde kandaki kortizol ve diğer stres hormonlarının seviyesini artırarak istenmeyen yağlanmaya neden olduğu bilinmektedir. Burada “ağır” tanımlaması ile oksijen kullanımı ve kalp atış hızını istenmeyecek kadar yükselten spor ve egzersizler anlatılmaktadır.


Yoga uygulamaları ise, başta zihni sakinleştirerek stresi azaltıcı bir etki yapmaktadır. Bunun yanı sıra asanalar, iç organları, dolaşım, sinir ve hormonal sistemini dengeli çalıştıracak özelliklere sahiptir. Bu nedenle, metabolik sendromlu hastalarda, herhangi bir spor programı yerine, yoga güvenli bir şekilde uygulanabilir. Çünkü yogada stres hormonlarının dolayısıyla kan yağlarının azaldığı, glikoz kullanımının artarak insulin direncinin düştüğü pek çok çalışmada gösterilmiştir.

YOGA ve TERAPİ


İnsanlık, medeniyetin ulaştığı son noktada bile hala, ölümcül hastalıklar ya da salgınlarla uğraşıyor. Çoğu ülkede, sağlık hizmetlerinin homojen ve finansal olarak tam güvencede olmamasının da yarattığı sorunlar her zaman alternatif tedavileri gündemde tutar.


Temel olarak tedaviye yönelik olmamasına rağmen yoga, yaşam tarzından kaynaklanan hastalıklar için çareler sunmaktadır. Bu bilgilere, yoga üstadlarının, son yıllarda basılan çeşitli kitaplarından ya da teknolojinin diğer imkanlarıyla ulaşmak mümkündür.


Bunun yanı sıra, bu tür tedavilerin üzerinde yapılan araştırmalar da bilimsel olarak faydalarının kanıtlandığını göstermektedir.
Artık günümüzde batı tıbbına eşlik eden alternatif bir sağaltım yöntemi olarak itibarlı bir yere sahip olmasına rağmen yogayı sadece, tedavi amaçlı bir yöntem olarak tanımlamak, binlerce yıllık, hayata dair bu bilgeliği gözardı etmek olacaktır.


Tarihçe:Tarihçesine bakılacak olursa, bugünkü Pakistan sınırları içindeki Indus Vadisi’nde bulunan, Indus Uygarlığı’na (M.Ö. 3300-1700) ait kazılar, yoga öğretisinin yazılı tarihinin beş bin yıl öncesine kadar gittiğini kanıtlamaktadır.


Hint kültürüne dayanan bir öğreti olan yoga, beden, zihin ve ruh bütünlüğünü amaçlayan bunun için de zihni kontrol altına alarak sakinleştirmeye yönelik bütüncül bir sistemdir.


Bizim, batılı toplumlar olarak, çokça aşina olduğumuz duruşlardan oluşan egzersizler (asanalar) tüm sistemin sadece bir bacağını oluşturur.
Hayat ilmi, ya da insanın kendine yaptığı ve kendini gerçekleştirdiği bir yolculuk olarak da tanımlanan yoga, çoğunlukla endişe edilenin aksine kesinlikle bir din değildir. İçinde geliştiği coğrafyanın kültürlerini etkilemiş ve onlardan da etkilenmiş olmasına rağmen, bilinen dinlerdeki gibi, tanrılara tapınma, ödül ya da ceza sistemi yoktur.


Yoganın binlerce yıldır sözlü devam ettiği düşünülen geleneği, 5-6 bin yıl önce Sanskritçe olarak yazıya dökülmüştür. Vedik kültür olarak bilinen bu kaynaklardan 2-3 bin yıl önce derleyerek günümüzde de yararlanılan bir kaynak haline getiren ise yoga ustası olan Patanjali’dir.
Patanjali’nin Sutraları olarak bilinen kaynak 196 madde ile yoga öğretisini anlatır. Sutralarda, yoganın kralı olarak bilinen ve günümüz yogasının da temelini oluşturan Raja yoganın (aştanga yoga) esasları yer alır. Raja yoga, sonuncusu nirvana (samadhi) olan sekiz kollu (aştanga) bir yaşam felsefesidir.
Aştanga yoganın ilk iki kolu olan yama ve niyama etik ilkeleri belirler. Üç ve dördüncü maddeler, sırasıyla asanalar (duruşlar) ve nefes egzersizlerinin (pranayama), yanı sıra kriya ve bandhalar da Hatha yoga kapsamında yer alır. Terapötik olarak önemli değerleri bulunmasına rağmen kriya ve bandhalar bu çalışmanın kapsamı dışında, ayrıca incelenmesi gereken detaylı konulardır.
Hatha yoga hakkında bilinen en önemli yazılı kaynaklardan olan Hatha Yoga Pradipika, Swami Gorakhnath’ın öğrencisi olan Swami Swatmarama tarafından 15. yüzyılda yazıldı. Diğerleri ise Gheranda Samhita ve Shiva Samhita’dır.


Terapi konusuna dönülecek olursa, bir bütün olan yoga felsefesinin asana, pranayama ve meditasyon kolları bu çalışmaya temel oluşturmaktadır.
Yoganın tıp alanında alternatif ya da tamamlayıcı bir tedavi olarak görülmesi, batının dikkatini çekmesiyle birlikte ancak yarım asırlık bir geçmişe sahiptir. Çünkü yoga, akut gelişen rahatsızlık ya da hastalıklara derhal bir çare bulmaktan çok, bütüncül bir yaşam tarzı değişimini ve ısrarlı bir uygulayıcı olmayı önermektedir.


En klasik haliyle yoganın uygulayıcısı ve öğreticisi olarak kurumlaşan Sivananda ekolüne göre yoga uygulamalarında beş temel ilke vardır. Bunlar; düzenli egzersiz (asana) düzenli nefes tekniği (pranayama), iyi bir gevşeme, iyi bir beslenme ve pozitif düşünce – düzenli meditasyon olarak açıklanmıştır.


Kolay ve anlaşılır olarak görülmekle birlikte, bu kuralların uygulanması, özellikle günümüz yaşam tarzı, tüketim alışkanlıkları ve düşünce şekilleri çerçevesinde, gayret gerektirmektedir.


Yoga, özellikle asanalar ve pranayama, işinin ehli bir eğitmenle çalışmayı gerektirir. Günümüzde yoganın yaygınlaşıyor olması bilgiye ulaşım ve finansman imkanlarını da herkesin faydalanabileceği çeşitlilik ve konuma getirmiştir. Özellikle sağlığın kaybedilmesi halinde mevcut sağlık sistemindeki zorluklar ve maliyetler dikkate alındığında yoga bilgeliğine koruyucu tıp kadar itibar edilmelidir.


Yoga öğretisine göre; insan, aslında bu bedende tezahür etmiş, kutsal doğanın bir parçasıdır ve ihtiyaçları bu bedende yaşayan kutsal ruhun ihtiyaçlarıdır. Bu nedenle asanaları düzenli uygulayarak, maddiyatla satın alınamayacak bir sağlık elde edilir. Düzenli yoga yapan kişi, ne bedenini ne de zihnini ihmal eder. Onların sağlığı, bütünlüğü sayesinde aradığı mutluluğu kendi içinde bulur. Asanalar yoluyla bedenini keşfeden insan, bu sağlıklı bedenin ruhu için gerekli olduğunu bilir.


Yoga Herkes İçindir: Yoga yapmak için bir ayrıcalık ya da üstünlük gerekmez. Faydalarını görebilmek için düzenli bir uygulayıcı olma şartını yerine getirmek yeterlidir. Yoga uygulamaları herkes tarafından yapılabilir. Hastalık, fiziksel engeller, yaş, cinsiyet ya da başka koşullar yoga için engel oluşturmaz. Çünkü hemen herkesin kendi şartlarına göre alıp kullanabileceği esnekliğe sahiptir.


Zihni sakinleştirir ve bedenle dengeler. İnsanı çevresiyle uyumlu hale getirir ve olumlu düşünceyi amaçlar. Asanalar da herkes içindir ve sadece belli kurallara uyulması tavsiye edilir. Temel kurallar şunlardır:


1. Tüm asanalar nefesle uyumlu yapılmalıdır ki bu zaten, yogayı diğer spor ve egzersizlerden farklı kılan en temel özelliktir.
2. Bir poza girmek için kesinlikle kuvvet uygulanmaz, zorlanmaz.
3. Herkes asanayı, kendi esneklik ve gücü çerçevesinde uygular.
4. Asanalar, yorulana ya da hasta olana kadar yapılmaz.
5. Gerekliyse asanalar değiştirilebilir ya da çeşitli yardımlarla (kemer, blok, vs.) yapılabilir.


Asanaların yapılmaması gereken durumlar ise şunlardır:


1. Hasta ya da yorgunken,
2. Ağrı ya da gerginlik varsa,
3. Çok aç ya da çok tokken,
4. Akut seyreden bir hastalık varsa.



Bu çalışmanın konusu olan metabolik sendrom ya da obezitenin tedavisinde, asanaların uygulayıcılar için bir engel olabildiği fiziksel koşullarda bile bir dizi nefes egzersiziyle kilo verebilmenin de mümkün olduğunu çalışmalar göstermiştir.


Tıp alanında yapılan bir çalışmaya göre bir ay süre ile her gün burnun sağ ve sol deliklerinden belli bir düzen içinde yapılan nefes egzersizleri vücudun bazal oksijen tüketimini artırmıştır. Kandaki açlık ve tokluk şeker seviyesini düşürmüştür. Bu da deneklerin diğer etkenlerden bağımsız olarak kilo vermelerini sağlamış ve şeker metabolizmasını düzenlemeye başlamıştır.


İstatistikler Ne Diyor:Yoganın bilimsel olarak tespit edilen tedavi edici faydalarının, Türkiye gibi sağlık altyapısı yetersiz ve kişi başına düşen milli geliri düşük olan ülkelerde daha da önem kazanacağı düşünülmektedir.


Bu çerçevede, belki ülke olarak sağlık harcamaları istatistiklerine bakmak da anlamlı olabilir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) en son verilerine göre, 2008 yılında 57.7 milyar TL ile yurtiçi hasılanın yüzde 6.1’i sağlık harcamalarına ayrıldı. Aynı yıl kişi başına düşen sağlık harcaması da 624 dolar oldu. Kişi başına harcamalar 1999 yılında 186 dolar, yurtiçi hasıla düzeyinde de yüzde 4.8 seviyesindeydi. Sağlık harcamalarında yıllar içindeki bu artışı alınan hizmet ve kalitesindeki artışla doğru orantılı değerlendirmek sanırım çok sağduyulu bir yaklaşım olmayacaktır.


Metabolik sendromun sağlığı, hayat kalitesini tehdit edici konumuna dikkat çeken yakın tarihli bir araştırmaya göre Türkiye’de yirmi yaş üstü kadınlarda bu rahatsızlığın oranı yüzde 32 civarıyla dünyadaki örneklerine yakındır.


Gazi Üniversitesi tarafından 2010 yılında yapılan bu araştırmada, dünyada giderek daha fazla insanı etkileyip ölümcül sonuçlar doğurabildiği ifade edilen metabolik sendromun kentsel yaşam tarzından kaynaklandığı belirtilmiştir. Yirmi yaş üzeri kadınlarda yapılan çalışmada, “Çalışma grubumuzdaki kadınlar fiziksel aktivite azlığı ve beraberinde yaygın obezite ile tipik kentsel bir populasyon özelliği göstermektedir. Metabolik sendrom sıklığı (%31.9) Türkiye’de yapılan diğer çalışmalara benzerlik göstermektedir. Araştırma grubumuzdaki yaygın abdominal obezite ve bilinen fiziksel aktivite yetersizliği zaman icinde... diğer metabolik risk faktörlerinin de ekleneceğinin habercisi durumundadır. Bu durumda diyabet ve kalp damar hastalıklarının önlenmesine yönelik girişimlerin acilen hayata geçirilmesi önem kazanmaktadır” denmektedir.
Bu araştırmada ortaya çıkan oran, benzer yaş grubunda ABD’deki seviyeyle hemen hemen aynı düzeydedir.

Ne Kadar Bilimsel:Yukarıdaki kısa tarihçesinden de anlaşıldığı gibi yoga aslında tedaviye odaklı bir sistem değildir. Yaşamın yoga ilkelerine göre düzenlenmesi zaten ruhsal ve bedensel sağlığın korunması için gerekli ve yeterlidir. Ancak başka uygarlık ve kültürlerle etkileşiminden dolayı, her kültürde olduğu gibi yoga da ihtiyaçlara cevap vermek üzere farklılaşarak çeşitli kollara ayrıldı. Batı tıbbının bilgisi ile yoga gibi çok eski ve doğulu öğretilerin birleşmesi insanın hayat kalitesini artıran sonuçlar doğurmaktadır. Ancak, batının doğudaki bu bilgeliyi bilimsel olarak alıp kabul etmesi çok zaman aldı. Bunda, doğuda yapılan araştırmaların, batının bilimsel yöntem ve kriterlerine ( denek seçimi, kontrol grubu, takibi vb.) uymaması en büyük engeldi. Son zamanlarda ise, özellikle yoga hakkında doğuda yapılan çalışmaların bu standartlara göre gerçekleştirilmesi, tıbbı makalelere ve tezlere konu olması, bir tedavi yöntemi olarak da tanınıp yaygınlaşmasında etken oldu.


Tıp doktoru ve Yoga Journal editörlerinden olan Timothy McCall, yoganın etkileriyle ilgili bilimsel çalışmaların arttığını ifade ettiği makalesinde , pek çok faydasının yanında, güç, esneklik, denge, bağışıklık sisteminin iyi çalışması, kan şekerinin ve kolestrol seviyesinin düşmesi, ruhsal durumda iyileşme ve en önemli etki olarak da stresin azalmasını sayıyor.


Stresin beden üzerindeki etkilerini anlamak için sinir sisteminin çalışmasını biraz anlamak gerekir. Sinir sistemimiz, birbiriyle dengeli çalışan iki ana sistem olan sempatik ve parasempatik ağlardan oluşur. Sempatik sistem, adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarıyla bağlantılı olarak, kan basıncı, nabız ve kan şekerini yükselterek bedeni savaşmaya hazırlar. Parasempatik sistem ise tersine, kalbi yavaşlatır, nabzı düşürür ve stresli bir anın ardından bedenin toparlanması için ortam hazırlar. Sürekli stresli bir hayatta bu gevşeme, rahatlama gerçekleşmediği zaman beden toparlanamaz ve uzun vadede hastalıklara ortam hazırlanır.


Yoga uygulamalarıyla, sempatik ve parasempatik sistemlerin dengeli ve uyumlu çalışması sağlanır. McCall, yoganın en önemli etkisini, davranış ya da düşüncelerimizde bir alışkanlık haline gelmiş olan fonksiyon bozukluklarının sağaltılması olarak görüyor.


Ancak yoganın doğası gereği, kontrol gruplarıyla desteklenmiş çalışmalar yapmanın zorluğu bu konudaki bilimsel çalışma sayısını sınırlamaktadır. Bu da, batının uzun süre, yoganın bilimsel etkilerini araştıran çalışmaları dışlamasına neden olmuştur.


Öte yandan bilimselliği olumsuz etkileyen bir konu olarak, yoganın plasebo etkisinin varlığı da kabul edilmektedir.
Yine de bütün bu zayıf noktalarına rağmen yoga çalışmalarının tarafsız gözlemlerle kaydedilen fiziksel etkileri ise gözardı edilememektedir. Örneğin, düzenli olarak yapılan asanalar, nefes egzersizleri ve meditasyon ile, stres hormonu kortizolün salgısı düzenlenebilmekte, kan basıncı düşmekte, sağlıklı bağırsak hareketleri ya da uyku düzeni sağlanabilmektedir. Bu gerçeği dikkate alarak, yoganın tek başına olmasa bile, tıbbi tedavinin yanı sıra yeralması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

YOGA METABOLİK SENDROM İLİŞKİSİ


Önemli hastalıkların göstergesi olan metabolik sendromun erken teşhisi ve tedavisi mümkündür. Bu erken aşamada yapılacak tedavinin belkemiğini ise, hareketli bir yaşam tarzı, doğru beslenme ile aşırı kiloları vermek oluşturmaktadır.


Doktorlar günümüzde, metabolik sendromun tedavisi için kan yağlarını düşürücü, BKE endeksini azaltıcı diyetin yanı sıra, haftada beş gün ve günde yarım saat olmak üzere tempolu bir yürüyüş tavsiyesinde bulunuyor. Burada, yürüyüş ile her yaşta herkesin yapabileceği, nabzı aşırı yükseltmeden (stres ve kortizolü artırmadan) metabolizmayı hızlandırarak bir tedaviden bahsedilmektedir.


Örneğin, insulin direncini tedavi etmek için düzenli egzersiz yapıldığında; egzersizin, akut ve kronik olmak üzere iki önemli etkisiyle karşılaşılır.
Akut etkide, kanda GLUT4 adı verilen protein imal edilir. Bu protein glikozun hücrelerarası taşınma hızını artırır ve acil enerji ihtiyacı karşılanır. Yani insulin direnci azalır.


Egzersizin, kronik etkisi de kan şekerinin düşmesi halinde (enerji ihtiyacı arttığında) serbest yağ asitlerinin mitokondriye taşınması ve orada okside olarak enerji üretmeleridir.


Bu bağlamda, yoganın herhangi bir egzersiz ya da spora göre daha olumlu etkileri olduğunu kanıtlayan araştırmalar da bulunmaktadır.
Egzersiz ya da spor sırasında oluşan stresten kaynaklanan oksidatif stres, yoga uygulamalarında görülmez. Üstelik, yapısı gereği yoga, herkesin kendine uygun bir program oluşturabilmesine imkan tanıyan esnekliğe sahiptir.


Virginia Üniversitesi, Sağlık Sistemleri, Tamamlayıcı ve Alternatif Terapileri Araştırma Merkezi tarafından yapılan bir araştırmada, yoganın insulin direncine bağlı rahatsızlıkları iyileştirici etkisi tespit edilmiştir. Bu çalışmaya göre yoga, aynı zamanda, hücrenin hasar görmesine neden olan serbest radikalleri ortaya çıkaran oksidatif stresi de azaltmaktadır.


Ayrıca, yogadaki nefes egzersizleri üzerine yapılan karşılaştırmalı bir çalışma da sadece nefes egzersizleriyle obezite ve metabolik sendrom rahatsızlıklarının tedavi edilebildiğini göstermektedir.


Bu çalışmaya göre, yogik nefes egzersizleri mekik ve sıkıştırma hareketiyle karşılaştırılmış. Elde edilen sonuç; oturarak yapılan pranayama egzersizlerinin etkisinin karın kasları üzerindeki etkisinin mekik hareketine göre beş kat daha fazla olabildiğini göstermiştir. Bu da, fiziksel durumlarından dolayı yoga asanalarını, yapamayacak hastalar için bile yoganın seçenekler sunabildiğini göstermektedir.


Metabolik sendromun tıp dünyasında bir rahatsızlık olarak tanımlanıp, literatürdeki yerini alması, neden olduğu hastalıkların teşhisine göre daha yakın tarihlidir. Bu nedenle de hem yoga kaynaklarında hem de yoganın faydalarının bilimsel olarak tespit edildiği çalışmalarda metabolik sendrom rahatsızlığı yerine daha çok, obezite, diyabet, hormonal bozukların tedavilerini araştıran yoga uygulamalarına rastlanmaktadır. Bu çerçevede ilk olarak söz konusu rahatsızlıkları iyileştiren nefes egzersizlerini sonraki bölümde de asanaları inceleyeceğiz.

Nefes Egzersizleri (Pranayama) : Sanskritçe’de prana (nefes) kozmik enerjiyi ifade eder. Ayama ise kontrol etmek anlamındadır. Pranayamayı öğrenerek, doğru nefes almayı ve kendi soluğumuzu kontrol etmeyi öğreniriz. Solunumu kontrol etmek ise, yoga öğretisine göre, zihni dinginleştirip, zihni, bedeni ve ruhu bütünleştirme yolundaki en önemli adımdır.


Hatha Yoga Pradipika’da Swatmarama, huzursuz nefesin huzursuz zihin anlamına geldiğini vurgulamıştır. Nefesin efendisinin sinir sistemi olduğunu da söylemiş olan Swatmarama, bu nedenle, sinir sisteminin sakinliği ve konsantrasyonun, tamamen, düzenli sakin, yumuşak ve ritmik nefes alıp-vermeye bağlı olduğunu ifade etmiştir.


Abdominal obeziteyle mücadelede en çok önerilen ve araştırmaların da aynı zamanda işaret ettiği, metabolizma hızını artıran güçlü nefes egzersizleridir.


Yoganın tedavi amaçlı kullanımı üzerine yapılan bir araştırmada, hem obezite hem de tip 2 diyabet rahatsızlığında kapala bhati nefesi kullanılmıştır.

Kapala bhati nefesi, rahat pozisyonda otururken, diyafram kasını kullanarak, burundan kuvvetli nefes vererek yapılır. Nefes almaktan çok nefes vermenin aktif olduğu bu çalışma belli bir ritmle yapılır. Bu egzersizde beden ısınır ve metabolizmanın hızı artar.
Yapılan bir araştırmada kapala bhati nefesinin oksijen tüketimini yüzde 10-14 artırdığı ve karın kaslarındaki güçlü kasılmalar nedeniyle bu bölgedeki yağlanmayı da azalttığı kaydediliyor.


Kapala bhati nefesiyle ayrıca karın bölgesindeki iç organlara ve dolayısıyla pankreasa da masaj yapılır. Pankreas insulin hormonunu salgılayan organ olduğu için bu tür bir masajın insulin salgılanmasındaki bozukluğu da düzelterek, diyabet ya da diyabet öncesi hastalıkların tedavisinde etken olduğu kaydediliyor.


Metabolizma hızını artırarak içsel yağlanmayı azalttığı için tavsiye edilen bir diğer egzersiz de sol burun deliği kapatılarak, sağ taraftan hızlıca alınıp verilen nefestir.


Yoga öğretisine göre bedenin sağ tarafı güneş enerjisini ve sempatik sinir sistemini temsil eder. Bu nedenle burnun sadece sağ tarafından yapılan nefes egzersizi, kalp atışını, beden ısısını artırıp, metabolizmayı hızlandırdığı için obezite vakalarında faydalıdır.
Öte yandan burnun sol tarafı ise ay enerjisini temsil eder. Bu taraftan yapılan nefes egzersizi ile parasempatik sinir sistemi uyarılır. Bu aynı zamanda kan şekerinin düşmesini sağladığı için diyabetli hastaların tedavisinde faydalıdır.


Aynı kişide hem obezite hem diyabet olması halinde burun deliklerinden sırasıyla yapılacak bu tür bir egzersizle (anuloma viloma), bedenin sağ ve sol tarafı uyumlu çalıştırılarak, metabolizmadaki dengesizliğin tedavisine destek sağlanabilir. Burun deliklerinden sırasıyla yapılan nefes egzersizi, enerji kanallarındaki (nadiler) tıkanıklıkları açar. Enerji akışı sorunsuz olduğunda obezite de tedavi edilebilir.
Ayrıca şeker hastaların çoğunluğunda yüksek tansiyon da eşlik eder. Bu durumda sadece sol burun deliğinden yapılacak nefes egzersizleriyle bu hastaların hem şekeri hem de tansiyonunun düzenlenmesi mümkün olabilir.


Her nefes çalışmasından sonra bedenin sırtüstü (şavasana) pozisyonda derin gevşeme ile dinlendirilmesi gerekir.
Ayrıca pranayamalar, etkileri güçlü egzersizlerdir ve doğru yapılmadığı zaman faydasız ya da tehlikeli (kanın kimyasını değiştirdiği için) olabilme potansiyeli de vardır. Bu nedenle mutlaka tüm detayları ile öğrenilmeli ve ilk kez, bunu iyi bilen eğitmenler eşliğinde başlanmalıdır.
Yukarıda açıklanan nefes egzersizlerinin tedavi amaçlı da olsa yapılmaması gereken durumlar da vardır. Örneğin, kapala bhati nefesi, yüksek ya da çok düşük tansiyon, göz tansiyonu (glokom), hamilelik ya da menstrüasyon dönemlerinde uygulanmamalıdır. Bunun dışında, burun ya da kulaktan kan gelmesi halinde egzersize derhal ara verilip, uzun bir süre yapmamak, ya da uzman eğitmen eşliğinde devam etmek önemlidir.


Tüm nefes egzersizlerini uygulayabilmek için aynı zamanda iyi bir bandha (beden kilidi), nadi (bio-enerji kanalları) ve çakra ( enerji merkezleri) bilgisine sahip olmak gerekir. Ancak hem ileri uygulamalar oldukları hem de bu çalışmanın kapsamını aştığı için detaylarına burada yer verilmemiştir.


Asanalar: Yoga literatüründe ve yapılan tıbbi çalışmalarda, obezite, tip 2 diyabet ve insulin direncinin tedavisi için önerilen önemli yoga hareketlerinin başında, güneşe selam serisi (surya namaskara) gelir.


Genel olarak 12 ya da 13 tur yapılan bir güneşe selam serisinin, metabolizma hızını artırıp, enerji kanallarını temizleyerek ve başta pankreas olmak üzere ilgili hormon çalışmasını düzenleyerek tedavi sağladığı yoga kaynaklarında ifade edilir.


Asanaların etkilerini incelemek üzere yapılan çalışmalar genel olarak haftada en az iki ve minimum 3-4 haftalık olarak düzenleniyor. Bu programlar sırasında denekler tedavi görüyorlarsa, ilaç ve diyetlerine devam ediyorlar. Bu çerçevede yapılan ilgili testler ( kan şekeri, trigliserid, nabız ve tansiyon ölçümleri vb.) uygulama sonunda iyileşme kaydedildiğini gösterir.


Tip 2 diyabet hastalarında insulinin hem salgılanmasında hem de reaksiyonunda fonksiyon bozukluğu vardır. Yapılan bir araştırmada, asanalar ve yogik yaşam tarzıyla, insulin konsantrasyonlarında değişim, açlık ve tokluk kan şekerinde düşüş olduğu görülmüştür.


Aynı araştırmaya göre yoga uygulamaları, pankreasta glikoza hassas beta hücrelerinin insulin duyarlılığını artırıyor ve bu yolla insulin salgılanmasındaki bozukluk düzenlendği için diyabette iyileşme ya da ilaç kullanımında zalma gözlenebiliyor.

Sahay’a göre de, yoga, biyokimyasal ve hormonal yapıdaki değişimler, stresin azaltılması ve disiplin duygusunun telkiniyle diyabet üzerinde tedavi edici etki yapıyor.


Yoga terapisinde bir ekol olan B.K.S. Iyengar’a dayanarak hazırlanan Light on Yoga kitabında, önemli bir dizi hastalık için Iyengar’ın deneyimlerinden ortaya çıkan hareket serileri önerilmektedir.


Diabet ve obezite için tavsiye edilen hareket serileri, ekteki gösterimlerdeki gibi, yoganın belli başlı önemli duruşlarından oluşmaktadır. Bu duruşları yogaya yakın olmayan ya da yeni tanışan kişilerin ilk anda kolayca uygulaması mümkün olmayabilir. Bunu dikkate alan Iyengar kitabında şu uyarıda bulunuyor: “Ben, her bir rahatsızlık için bir dizi asana sıraladım. Ancak bunların deneyimli bir eğitmenin rehberliğinde ve kişinin beden yapısı ve kapasitesine göre uyarlanması önerilir.”


Önerilen hareketler, ekte gösterilen temel yoga hareketlerdir. Ancak uygulayanın bedensel durumuna göre, bu hareketlere hazırlık olmak üzere basitleştirilerek değiştirilmiş varyasyonlar uygulanabilir.


Nayak ve arkadaşları tarafından yogaya terapötik bir yaklaşım üzerine yapılan çalışmada12 abdominal obezitesi olan kişilerde sarvangasana, salabasana, dhanurasana, şirşasana, trikonasana ve kapala bhati nefesinden oluşan bir deney yapıldı.


Bu uygulamanın, kalori yaktırmanın yanı sıra tiroid hormonunu uyararak belli bölgelerde yağlanmayı engellediği görüldü.


Aynı çalışmada ayrıca, yine kapala bhati nefesiyle birlikte, sarvangasana, matsyasana, padmasana ve şavasana serisiyle diyabetli hastalar üzerinde de çalışıldı. Bu çalışmalarda, diyabette daha çok ters duruşların ( ayakları kalbin ya da başın üstündeki seviyeler getirenler) pankreası çalıştırdığı ortaya çıkıyor. Yüksek tansiyon özellikle ileri yaşlarda genellikle diyabete eşlik eden bir rahatsızlıktır.


Yoga yapan kişinin hem yüksek tansiyonu hem de diyabeti varsa, diyabete iyi gelen ters duruşları ( başüstü, aşağı bakan köpek, omuz duruşu, yarım köprü duruşu gibi) bir uzman eşliğinde ve kontrollü alıştırmalarla uygulaması gerekir. Burada ilk anda başüstü duruşu yapmaya çalışmak yerine, aşağı bakan köpek yada yarım köprülerden başlayarak bedenin üst kısmını kan basıncına alıştırmak önemlidir. Damarların duvarları bu şekilde yavaş yavaş daha yüksek kan basıncına dayanıklı hale gelmektedir.


Yüksek tansiyon ilaçlar ile kontrol altında tutuluyorsa, ters duruşları ılımlı bir şekilde ve düzenli olarak yapmak, zamanla bedenin tansiyon sorununu da ayarlamasına yardımcı oluyor. Ancak ilk başta tansiyonun ilaçlar ile kontrol altında tutuluyor olması, yogaya tedbirli başlamak için ilk adımdır.
Şifa Veren Duruşlar: Çalışmamın konusu olan rahatsızlıkların hedef profili dikkate alındığında, yaş ve fiziksel rahatsızların boyutu, yoga uygulamalarında çok temkinli ve sabırlı olmayı birinci plana getiriyor.


Özellikle yoga öğretisine yabancı ya da yeni başlayanlar için bu kural, sakatlanma, yorulma ya da bırakarak yogadan uzaklaşmayı önlemek için gereklilik taşıyor.


Bu aşamada, belki de şifa veren duruşlar (restorative poses) diye sınıflandırılabilen ve hemen her rahatsızlıkta iyileşme kaydedilen duruşlara sıkça başvurulmalıdır.


Aşağıdaki resimlerde görülen duruşlardan özellikle balasana, normal bir yoga çalışması sırasında, asanalar arasında dinlenme ve vücudun toparlanması için de sıkça harekettir. Bu duruş aynı zamanda karın bölgesindeki organlara masaj yaptığı için konumuzla ilgili rahatsızlara da iyi gelir. Ayrıca, alnı yere getirerek kanı başa yönlendirdiği için zihni de sakinleştiren özelliğe sahiptir.


Viparita karani, ters duruşlara iyi bir ön hazırlık çalışması olmakla birlikte ters duruşların geçici olarak yapılmaması gereken durumlarda da (menstrüasyon, hamilelik gibi) yine uygun bir alternatiftir.


Restoratif duruşlarda, bedenin tam gevşemesi önemli olduğu için bedeni rahatlatcak yardımcıları kullanmaktan kaçınmamak gerekir. Örneğin, viparita karani ya da suptabadakonasana duruşlarında görülen yastık ya da battaniye destekleri, bedenin rahatlaması için gerekiyorsa kullanılmalıdır. Suptapadangustanasa için yine gerekiyorsa, bacağı düzelterek çekmek üzere kemer yardımı alınabilir.


Supta virasana hareketini yapmak için ilk önce dizler kırıkken rahatça bacakların arasına oturuyor olabilmek gerekir. Bu oturuş rahatça yapılmadıkça tüm hareketi denememek gerekir.


Şavasana yine hatha yoga uygulamaları sırasında ve her asana çalışmasının sonunda derin gevşeme için yapılan harekettir. Bu esnada tüm bedeni, rahatça yere bırakmak önemlidir. Tam bir teslimiyet duygusu ile gevşemeye geçilmesi halinde tedavi edici özelliği olan bu hareket aslında yoga geleneğinde en zor hareket olarak da tanımlanır.


SONUÇ VE DEĞERLENDİRME


Bu çalışamaya, çağımızın önemli rahatsızlığı olan metabolik sendrom ve onun neden olabileceği ciddi rahatsızlıklara yoga uygulamaları ile bir tedavi seçeneği araştırmak üzere başladım.


Öncülü olduğu, diyabet, kalp-damar hastalıkları, ani ölümler ve hatta bazı tür kanserlere neden olmadan metabolik sendrom ve obezite gibi rahatsızlıkların düzenli yapılacak yoga uygulamaları ile iyileştirilebildiğini gösteren bilimsel çalışmalar mevcuttur.


Aslında yoganın tedaviyle birleştirilmesi fikri hiç de yeni olmadığı gibi bu konuda zaten yoga geleneğinden gelen uygulamalar mevcuttur. Geleneğe dayalı bu uygulamaların batının da dikkatini çekmiş olmasıyla bilimsel olarak incelenmesi Yoga Terapi diye bir uzmanlaşma alanını da beraberinde getirmiştir.


Yoga bugün tıbbın tek başına çare olamadığı rahatsızlıklarda yavaş da olsa doktorlar tarafından tıbbi tedavi sürecine eşlik etmesi desteklenen bir sistem olarak değer görmektedir.


Çalışmalarım sırasında, uluslararası bilimsel literatürde yoga üzerine yapılmış çokça araştırmaya rastlamış olmakla birlikte, bu çalışmaların bilimsel metodoloji kriterleri açısından zayıf ya da eleştiriye tabi olduklarına da rastladım.
Ayrıca, batıda yapılan araştırma sayısının azlığı ya da çalışmaların sadece belli bölgelerde ( Hindistan ya da doğu ülkeleri ) daha fazla yapılıyor olmasıyla ilgili eleştiriler de mevcut.


Bu yöndeki eleştiriler de beni, bu çalışmaya, ileride Türkiye için deneysel bir araştırma ile devam edilmesinin gereği yönünde daha çok ikna etti.
Yoganın insan sağlığı üzerindeki etkilerinin, daha çok sayıda tarafsız ve metodolojiye uygun olarak yapılmış çalışma ile ortaya çıkarılması gerektiğine inanıyorum . Bunun, mevcut tıp bilgisi ve sağlık anlayışımızı farklılaştırarak,
sağlık hizmetleri konusundaki yetersizliklere bir seçenek oluşturabileceğini düşünüyorum.


Binlerce yıllık bu bilgeliğin sabırlı uygulamalarla insan hayatında yaptığı olumlu gelişmeler birey bazında ikna edici boyuttadır. Ancak kitlelerin dikkatine sunulması ve moda akım ya da dönemin “çılgınlığı” olarak değerlendirilip tarihteki yerini almasını önlemek için, bilimsel gerçekler ile kanıtlanmasının kalıcı bir gelişme yaratacağına inanıyorum.


TEŞEKKÜR


Çalışmamın tıbbı bölümde yaptığı değerli ve gerekli düzeltmeler için Prof. Dr. Mehmet Danacı’ya, araştırmam boyunca şahsi kitaplıklarını, yoga bilgi ve tecrübelerini cömertçe paylaşan yoga hocalarım Bora Ercan ve Uma Füsun Unat’a, araştırmaya başlarken, mesleği olan kütüphaneciliğin imkan ve bilgilerini esirgemeyen sevgili dostum Nur Öztürk’e ve son olarak da destek ve paylaşımlarından dolayı kardeşim Ebru Alarslan’a teşekkür ederim. Çalışmada ortaya çıkabilecek tüm eksik ve yanlışlıklar tamamen bana aittir.



Ek: Temel Duruşlar
1. Swami Satyananda Saraswati. Asanas, Pranayama, Mudra, Bandha. Published by Sri G.K. Kejriwal, Honorary Secretary Bihar School of Yoga. Sixth Edition, 1983.
2. Lorenzo Gordon ve ark. Effect of Yoga and Traditional Physical Exercise on Hormones and Percentage Insulin Binding Receptor inPatients with Type 2 Diabetes. American Journal of Biotechnology and Biochemistry 4 (1); 35-42, 2008.
3. Kappmeier, Kathy Lee, Ambrosini, Diane M. Instructing Hatha Yoga. 2006; 47-64.
4. Supriya Joshi ve ark. Management of Overweight and Obesity through Specific Yogic Procedures. Mahashi Patanjali Institute for Yoga, Naturopathy, Education & Research, Gujarat Ayurved University, Jamnagar. AYU-Vol. 30, No.4 (October-December) 2009, pp.425-435.
5. Ruth Andrew ve ark. Obesity and Gender Influence Cortisol Secretion and Metabolism in Man. University of Edinburgh (R.A., B.R.W.), Department of Medicine, Western General Hospital, Edinburgh, EH4 2XU, UK and MRC Environmental Epidemiology Unit (D.I.W.P.), Southampton General Hospital, Southampton S016 6YD, UK. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism Vol. 83, No. 5 1806.
6. Elissa S. Epel, PhD ve ark. Stress and Body Shape: Stress-Induced Cortisol Secretion Is Consistently Greater Among Women With Central Fat. Psychosomatic Medicine 62:623-632 (2000).
7. BK Sahay. Role of Yoga in Diabetes. Former Professor of Medicine, Osmania Medical College,Hyderabad. Chief Investigator, Diabetes and Yoga Project, Vemana Yoga Research Institute, Hyderabad. JAPI. Vol.55, February 2007.
8. Nirmala N. Nayak, MD., Kamala Shankar, MD. Physical Medicine and Rehabilitation Clinics of North America. 15 (2004), 783-798.
9. Beth E. Cohen ve ark. Metabolic Syndrome and Related Disorders. Restorative Yoga in Adults with Metabolic Syndrome: A Randomized, Controlled Pilot Trial. Mary Ann Liebert, Inc. Published in vol.6 issue:3, September 2008.
10. MS Chaya ve ark. The Effect of long term combined yoga practice on the basal metabolic rate of healthy adults. BMC Complementary and Alternatice Medicine 2006,6:28. http://www.biomedcentral.com/1472-6882/6/28.
11. Kim E. Innes ve ark. The Influence of Yoga-Based Programs on Risk Profiles in Adults with Type 2 Diabetes Mellitus: A Systematic Review. Advance Access publication 11 december 2006. eCAM 2007; 4(4) 469-486.
12. Iyengar B.K.S. Light on Yoga. Published by Thornsons 2001. 1,33,413
13. Iyengar BKS. Yoga ve Siz. Okyanus 2006; 87-99.
14. Madhu, Kosuri, Ph.D., Gumpeny, R. Sridhar, M.D., D.D., F.A.C.E. Yoga Practice in Diabetes Improves Physical and Psychological Outcomes. Metabolic Syndrome and Related Disorders Volume 7, Number 6, 2009; 515-517.
15. Kaya, Ahmet. Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Anabilim Dalı, Konya. Obezite Hipertansiyon. Turkish Journal of Endocrinology and Metabolism, 2003; 13-21.
16. Pallardy, Pierre. Yaşamın Merkezi Karnımız. Pan Yayıncılık, Temmuz 2004.
17. Maehle, Gregor. Ashtanga Yoga, Mythology, Anatomy and Practice. New World Library, Kasım 2009.
18. Vaishali Vilas Agte, M.Sc., Ph.D. , Shashi Ajit Chiplonkar, M.Sc., Ph.D. Sudarshan Kriya Yoga for Improving Antioxidant Status and Reducing Anxiety in Adults. Alternative & Complementary Therapies, April 2008, DOI: 10.1089/act.2008.14204.96-100.
19. Jerrold S. Petrofsky, Ph.D ve ark. Muscle Activity during Yoga Breathing Exerci. se Compared to Abdominal Crunches.The Journal of Applied Research, Vol. 5, No.3,2005.
20. Danielle Martelli, Mario Cocchioni, Stefania Scuri and Pierluigi Pompei. Diaphragmatic Breathing Reduces Exercise-induced Oxidative Stress. Department of Experimental Medicine and Public Health, University of Camerino, 62032 Camerino, Macerata, Italy. eCAM Advance Access published October 29, 2009.
21. Uday Shankar Ray, Anjana Pathak and Omveer Singh Tomer. Hatha Yoga Practices: Energy Expenditure, Respiratory Changes and Intensity of Exercise. eCAM Advance Access published June 21, 2010.
22. Shirley Telles, Nagarathna R., Nagendra H.R. Breathing Through a Particular Nostrils can Alter Metabolism and Autonomic Activities. Vivekananda Kendra Yoga Research Foundation, No,9 Appajappa Agrahara. Chamarajpet, Bangalore-560 018. http://www.vivekanandayoga.com/research_...namaa.pdf.
23. Janice K. Kiecolt-Glaser, PhD ve ark. Stress, Inflamation, and Yoga Practice. Psychosomatic Medicine 72:000-000 (2010).
24. Kim E. Innes, MSPH, PhD ve ark. Risk Indices Associated with the Insulin Resistance Syndrome, Cardiovascular Disease, and Possible Protection with Yoga : A Systematic Review. Submitted 5 January 2005; revised 20 May 2005; accepted 31 May 2005. From the Center for the Study of Complementary and Alternative Therapies, University of Virginia Health Systems, Charlottesville, VA.
25. Kim E. Innes ve ark. Menopause, the Metabolic Syndrome, and Mind-body therapies. Menopause. Author manuscript; available in PMC 2010 January 25.
26. W.P.T. James ve ark. Obesity and the Metabolic Syndrome. Annals of the New York Academy of Sciences. Vol.1083.November 2006. pp:1-10.
27. KYROU, I., CHROUSOS, G. P. and TSIGOS, C. (2006), Stress, Visceral Obesity, and Metabolic Complications. Annals of the New York Academy of Sciences, 1083: 77–110. doi: 10.1196/annals.1367.00
28. Ilse L. Mertens ve ark. Overweight, Obesity, and Blood Pressure: The Effects of Modest Weight Reduction. Obesity Research (2000) 8, 270–278; doi: 10.1038/oby.2000.32
29. Suresh C. Jain ve ark. A Study of Response Pattern of non-insulin Dependent Diabetics to Yoga Therapy. Diabetes Research and Clinical Practice. Vol. 19. Issue 1. November 1993. pp: 69-74
30. PC Deedwania, R Gupta. Management Issues in the Metabolic Syndrome. JAPI Review Article. Vol. 54. October 2006.
31. http://www.yogajournal.com
32. N.S. Ravishankar. Yoga ve Sağlık,Yogasanaların Tedavi Edici Gücü. Platform, 2009.

Hayat paylaştıça güzeldir,ve sanatla dahada güzelleşir...Smile
KURALLAR lTAMAMLAYICI TIP l
l KRONİK HASTALIKLARDA ÇALIŞMA METODU l
05-26-2012 06:35 AM
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme 


Foruma Git:




Bize Ulaşın | gencdiyaliz | En Üste Dön | İçeriğe Dön | Mobil Versiyon | RSS Beslemesi